Sanat, Tasarım ve Teknoloji Hikayeleri Anlatan Bir Adam: Barış Özcan

Adobe Türkiye'den Barış Özcan, bugünlerde kendi tabiriyle "storyteller" olarak, sanat, tasarım ve teknolojiye dair hikayeleriyle karşımızda.

Barış Özcan
Barış Özcan

Adobe Türkiye'deki etkinlik ve faaliyetleriyle tanıdığımız Barış Özcan, bugünlerde kendi tabiriyle "storyteller" olarak, sanat, tasarım ve teknolojiye dair hikayeleriyle binlerce kişiye yeni ufuklar açmaya çalışıyor.

Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

En zor soru bu sanırım. İnsanın kendisini tanıtabilmesi için önce kendini tanıyabilmesi lazım. Ben kendimi tanıyabildiğimi düşünmüyorum. Zaman zaman insanın hayatında belli dönemler oluyor. İnsanın kendisine yakıştırdığı bir takım unvanlar oluyor. Benim şu anda kendime yakıştırdığım unvan storyteller. Bunu da özellikle İngilizce söylüyorum, çünkü tam olarak nasıl Türkçe ifade edebileceğimi henüz bulamadım ben. Kimileri öykücü, kimileri hikâye anlatıcı diyor. Herhalde en doğrusu hikaye anlatıcı ama, hikaye anlatıcı da hani böyle bir tamlama gibi oluyor. Bu yüzden Linkedin profilimde Storyteller olarak İngilizcesiyle tanımlıyorum.  Bu aslında iyi bir hikâye anlatıcı olduğum gibi bir iddiayı da beraberinde getiriyor, ancak öyle biri olduğuma inanmıyorum. Sadece bazen, bunu ben özellikle gençlere de çok söylerim, kendinizi nerede görmek istiyorsanız ne olmak istiyorsanız, sanki olmuş gibi görmeye çalışın ve öyle davranmaya başlayın. İster istemez öyle olmaya da başlarsınız gibi bir süreç aslında bu.

Burada da benim hayatımdaki yeni dönemde yaklaşık 1.5 yıl kadar önce Adobe’den ayrıldıktan sonra başladığım yeni hayat döneminde hikaye anlatıcılığı olarak tanımladığım bir şeye girdim. Hikâye anlatmanın çeşitli araçları var, kimileri bunu sizin yaptığınız gibi dergilerde yazdıkları makalelerle, tasarımcılar yaptıkları tasarımlarla anlatıyorlar. Ben de tabi eski bir tasarımcı olarak yıllarca farklı araçlar kullanarak hikaye anlatmaya çalıştıktan sonra şimdilerde daha çok video ile, görüntülü resimlerle, fotoğraflarla hikaye anlatmaya çalışıyorum. Bu amaçla da kendi ajansımda belgesel projeleri yapmaya çalışıyorum, bir yandan da kendi videolarımda da anlattığım 80’e 20 kuralı gereği hayatımın beşte birini başka insanlarla bilgi paylaşımı anlamında bir vakfetme isteğiyle içerik üretmeye çalışıyorum. 

Sizin 90’lı yıllarda farklı alanlarda çalışmalarınız olmuş. 90’lı yıllarda teknoloji ve internet çok telaffuz edilen mefhumlar değildi. İnsanlar da bu gibi şeylerle çok iç içe değillerdi. Ama 2000 yılından sonra, özellikle de sosyal medyanın hayatımıza dâhil olmasından sonra bir ivme kazandı. Siz başlangıçta gazetecilik, radyoculuk derken bu tarafa nasıl geldiniz. O süreci biraz merak ediyorum.

Şöyle: Ben bir medya çalışanı olarak başladım. 94 yılında başladım bu işlere, medyada çalışmaya. Çeşitli alanlarında, işte senaryo yazarlığı, radyo programcılığı, televizyon programlarına destek pozisyonlarında bir takım işlerle başladıktan sonra 98 yılında bir reklam ajansına ortak olarak girdim. Bir kreatif direktör ve kurucu ortak olarak. Ve o reklam ajansında “Türkiye’de internete dair neler yapılabilir?” diye sorgulamaya başladık, çünkü müşterilerimiz bizden 360 derece kampanya fikirleri ile gelmemizi bekliyordu. Biz 360 dereceyi ciddi anlamda değerlendirerek sadece o yıllarda yapılan radyoya jingle yapma, televizyona reklam yapma, tanıtım materyallerini, katalogları, broşürleri tasarlayıp teslim etmenin ötesine nasıl taşıyabiliriz diye düşündüğümüzde, internet henüz emekleme döneminde olmasına rağmen dünyada hem Türkiye’de, farklı tarzda bir takım internet siteleri olduğunu fark ettik. Fark ettiğimiz şeyi araştırınca Flash denilen bir teknolojiden faydalanılarak yapıldığını gördük. Flash’ın herhalde 3. Sürümü vardı o sırada. Tabi çok heyecanlanmıştık. O zamanlar sadece web’te hareketlilik, dinamizm adına animated gif dediğimiz, bugünkü anlamda animated gif’ler de değil, işte zarfı açılıp içinden kâğıt kalemle bir şeyler çıkan, bize e-posta gönderin diyen hareketli kötü tasarlanmış, grafiklerin dışında hiçbir şey yoktu. Fakat Flash’lı sitelere girdiğinizde, bırakın sadece estetik hareketleri, vektörden kaynaklanan çok yüksek kalite ve hız, bunun yanı sıra animasyon, ses efektleri, müzik, seslendirme gibi şeyleri görünce reklam ajansı olarak hizmet verdiğimiz markaların kendilerini çok daha özgür bir şekilde ifade edilebileceklerini fark ettik. Ben bu konuya çok merak duydum. Araştırdım.

O araştırmalarımın sonucunda Flash diye bir şeyin varlığını öğrendim. Sonra Flash’ı öğrenmeye çalıştım ama bir şeyi öğrenmeye çalışmanın bence en pratik yolu, bir kurs, bir okul ya da bir kitaptan öğrenmekten ziyade, proje üzerinde yaparak öğrenmek. O yüzden ajansta bir arkadaşımın bir tanıdığı olan müzisyen Özdemir Erdoğan’ın bir web sitesine ihtiyacı vardı. Önce ona bir web sitesi yapalım fikriyle yola çıktık.  Özdemir Erdoğan için bir web sitesi tasarladım ben. Flash üzerinde tasarladım. Tasarladım diyorum ama, aslında bunu yapmak istediklerimi öğrenmek için uyguladığım bir demo projesi olarak kabul edebiliriz. İki üç hafta içinde web sitesi bitti. Flash uygulaması diyelim bugünkü adıyla. Bitti ve yayına verdik. Müzik olarak bir takım parçaların olduğu interaktif bir web sitesi olarak yayına verdik. Özdemir Bey de çok memnun kaldı, çünkü Türkiye’de o yıllarda görmeye alışık olmadığımız bir web sitesi oldu. Bu süreçte de ben bilişim dünyası ile böylelikle tanışmış oldum. Yani medya vesilesiyle, medyanın ihtiyaçlarından dolayı, biraz mecburi bir öğrenme süreci oldu. Fakat sonra çok da sevdim açıkçası, Flash ile ilgili çalışmalarımı devam ettirdim.

Zaman içerisinde bu konunun eğitimine olan ihtiyacı da fark ettim. Çünkü o yıllarda Flash ile ilgili eğitim veren hiçbir yer yoktu. Kitabı dahi yoktu Flash’ın. O sırada vesile ile Flash’ın da dâhil olduğu Macromedia ürünlerini Türkiye’ye getiren Medyasoft ile tanıştım ve Medyasoft bünyesinde kurumlara ve bireylere Flash eğitimleri vermeye başladım. Bu şekilde medyada bilişime olan yolculuğum başlamış oldu. Ardından 2000’li yıllarda Medyasoft’a bir kardeş kuruluş olarak Interajans diye bir interaktif ajans kurarak da devam ettik yolumuza. 

Medyasoft bünyesinde mi?

Medyasoft bünyesinde değil. Ortaklarından bir tanesi Medyasoft’un da ortağıydı. İlk başlarda yerimiz aynıydı, aynı ofisi paylaşıyorduk ama, tamamen farklı ve kurumsal iki bağımsız firmaydık. Sonra ofisimizi vs. ayırdık zaten, tamamen bağımsız bir kurum olarak Interajans şeklinde devam ettik. Bu da yanılmıyorsam 2002 ila 2006 yılları arasında olsa gerek. Sonrasında 2006’da askerlik görevimi yapmak üzere ayrıldım. 1 yıl uzun dönem askerlik yaptım ben. Dedim ya, insanların hayatında bazı dönemlerde kırılma noktaları oluyor ve farklı alanlara yöneliyorlar. Ben de askerliği vesile ederek Interajans’taki hisselerimi devrederek o maceraya da bir son vermiş oldum. Ama bu Interajans serüveninde 4-5 yıl kadar Türkiye’nin büyük markalarına, gerek kamuda, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin web sitesini 3-4 yıl boyunca yaptık, gerekse özel sektörde, Türk Hava Yolları’nın tasarımlarını yaptık, web sitesini işlettik 2-3 yıl yine.

Oldukça büyük ve geniş kapsamlı projelerle ilgilenme durumumuz oldu. Ben kreatif direktör ve ajans başkanı anlamında ekip yöneticisi olarak rol aldım. Fakat ister istemez büyük ve kapsamlı projelerde, web geliştirimine dair de pek çok alanda, kendimi geliştirebilme fırsatı buldum. En nihayetinde işin biraz daha mutfağına kaydım. Askerlik dönüşünde yine farklı bir ajans kurmak üzereyken Adobe, Türkiye piyasasına giriş yaptı. Oradan bir teklif aldım ve Adobe Türkiye’de çalışmaya başladım. Ben genellikle bir yere girdiğim zaman en az 4-5 yıl devam ettiriyorum, o yüzden Adobe de öyle oldu. 

2008’de girdiniz sanırım Adobe’ye.

Evet. 2008’de girdim. 6 yıla yakın bir süre, Nisan 2014’e kadar devam ettim. Zaten ben ayrıldıktan bir ay kadar sonra da Adobe, Türkiye ofisini kapattı. 

Şu anda Adobe Türkiye ofisi yok mu?

Yok. Adobe’nin Türkiye’de bir çalışanı yok şu anda. 

Neden kapattılar? Kapatma sebepleri nedir?

Creative Cloud nedeniyle artık operasyonlarını birçok ülkede, sadece Türkiye’de değil, ofis yoluyla yürütmek yerine, uzaktan, merkezileştirdikleri ofislerden yönetmeyi uygun gördüler. Örneğin şu an Türkiye tarafı Almanya’dan yönetiliyor. Türkiye’de yine eskiden olduğu gibi bir bayi kanalı var. Ama çok güçlü bir yapı değil bu eskisine göre.

Medyasoft mu yine?

Hayır, Medyasoft değil. Şu an kim var bilmiyorum açıkçası. Bir buçuk yıl geçti aradan. Değişiyor çünkü bunlar sürekli. En son ben ayrıldığımda üç firma vardı: Medyasoft’un kardeş firması olan Penta, Bilkom ve Logosoft. Ama şu anda değişmiştir büyük ihtimalle diye düşünüyorum. Zaten şu anda aktif de değil bayiler. Aktif olan şey web sitesi. Creative Cloud artık tamamen internet üzerinden sunulan bir çözüm. Dolayısıyla kullanıcılarıyla doğrudan iletişime geçmeyi tercih ediyor Adobe. 

Siz bunu ön görerek mi ayrıldınız? Yoksa bir ayrılma sebebiniz var mı?

Hem bunu ön görerek, hem de dedim ya, askerden döndükten sonra kendi ajansımı kurmayı planlıyordum; kurmak üzereydim. Hatta resmi olarak kuruluşunu gerçekleştirmesem de, proje üretmeye başlamıştım. bir ekip kurguladım vesaire. Ama resmiyette fatura kesemez haldeydim henüz. Tam o aşamada iken böyle bir teklif geldi ve bir anlamda planlarımı yarıda bırakmış oldum. Ben Adobe’de çalışmaya başladıktan 3 yıl sonra Adobe’den ayrılmayı da düşünmeye başladım aslında. Bir noktadan sonra kendinizi tekrar etmeye başlıyorsunuz. Yaptığınız şeyler hemen hemen her sene aynı oluyor. Zaten Adobe camiasında beni tanımayan, benim tanımadığım pek de kimse kalmadı. Tanımak tanımamaktan ziyade şunu söylemeye çalışıyorum: Benim o anlamda hizmet verebileceğim bir alan kalmadığını söyleyebilirim. 

 Yeni şeyler arıyorsunuz yani?

Evet, yapılabilecek nerdeyse herşey yapılmıştı. Adobegunlugu.com diye bir web sitesini hayata geçirmiştik. Bu arada bunların hepsi bizim insiyatifimizle yapılmış şeylerdi. Adobe tarafından bir vizyonla ortaya konulup da “Sizin şöyle şeyler yapmanızı bekliyoruz” denilerek yapılmış işler değildir, ben bunu özellikle vurgulamak isterim. Türkiye’de Adobe ile Türkçe bir bloğun oluşturulması fikri tamamen, benim diyeceğim ama ben demekten çok hoşlanmıyorum, ama bizim ekipte de benden başka bununla ilgilenen kimse olmadığı için demek zorundayım. Bu tür konuları çok önemsediğim için, biraz da şartları zorlayarak, Adobe’deki yöneticilerimizi ikna etmeye çalışarak yaptığımız şeylerdir. O noktada eksik gördüğüm Türkçe içerik konusunda insanları bilgilendirmeye çalıştım.  Ben şuna inanıyorum: Tek başına bir şeyleri satmaya, pazarlamaya çalışmak yanlış. Önce insanlara bir şeyler vermelisiniz ki, onlardan bir şeyler isteyebilesiniz. 

Bir marka bilinirliğini karşılıklı alışveriş üzerine kurmak gibi. 

Evet, alışveriş olarak görüyorsak eğer biz bunu, sadece alış yapmamalıyız parasal anlamda. Adobe olarak diyorum yani. Veya herhangi bir marka, insanlardan sadece paralarını talep edip hani onlara tek başına yazılımı al kullan demek bana çok doğru gelmiyordu. O yüzden bunu destekleyecek başka kanallar açmak, içerikle destek olmak, zenginleştirmek, sadece bu da değil, insanlara ilham vermek, rol modelleri ortaya koymak, sadece bir tane değil, birkaç tane rol modeli ortaya koymak gibi bir takım vizyonlarla yola çıktık. Bunları yapmaya çalıştım ama, dediğim gibi bunlar ilk senelerde heyecan verici projeler, ama daha sonra kendisini tekrar etmeye başlıyor ister istemez. Yapılabilecek pek çok şeyi yapıyorsunuz, alınabilecek destekleri mümkün olduğu kadar alıyorsunuz ama bir noktadan sonra bazı şeyler tıkanabiliyor. Creative Cloud hamlesinden sonra zaten Adobe’nin gidişatı belli olmuştu. Hani biz içeriden aldığımız bilgilerle, nereye doğru gittiğini net olarak bilemesek de, öngörebiliyorduk. O yüzden ben bana çok fazla ihtiyaç duyulmadığını hissetmeye başladığım için tekrar özgür bir şekilde kendi işimi yapmaya karar verdim. Bende böyle bir duygu da var çünkü. Hayatımda ilk ve tek olarak Adobe gibi başkasına ait bir firmada çalıştım. Onun dışında hep kendi girişimlerimle, ya freelance olarak serbest çalıştım, ya da kendi ortağı olduğum şirketlerde hep görev yaptım.

Ama bence Adobe size bilinirlik sağlamış gibi görünüyor. Bir ajansta olsaydınız, sadece ticaretle meşgul olacaktınız, müşteri işi getirecekti siz yapacaktınız, ama Adobe’de, mesela Adobe Günlüğü gibi bir platform kurarak, pek çok kişiyi getirip ders anlattırdınız, onları insanlar tanıdılar, orda bir bilgi akışı oluştu gerçekten. Çok önemsediğimiz bir şey bizim. Ve şu anda gözlemlediğimiz kadarıyla da Adobe Günlüğü kapalı sanırım. Siz gittikten sonra da ilgilenen olmadığı için olsa gerek. 

Zaten kalmadı kimse. Ben gittikten sonra zaten ilgilenebilme ihtimali yoktu insanların. Orada şöyle bir şey var, onu da belirtmek isterim açıkçası, yanlış anlaşılmaması için: Adobe’nin Türkiye’de çalışanı yok, Almanya’dan yürütülüyor her şey. Fakat şu anda benim de ortağı olduğum ajansımız Adobe’nin sosyal medya işlerini yapıyor. Yani Adobe şu anda bizim müşterimiz. Adobe’nin sosyal medya kanallarını da biz yönetiyoruz. 

Abaküs’le değil mi?

Abaküs evet. Adobe’nin Türkiye’de Twitter, Facebook gibi hesapları var ve buralardan içerik paylaşmaya devam ediyoruz. Şimdi Adobe yetkilileri bizden Adobe Günlüğü’nü kapatmamızı özellikle rica ettiler. 

İçerikleri ne oldu peki onların? Onlar bir Youtube kanalında filan toplanmadı mı? 

Maalesef. Şöyle ki, genellikle Vimeo’da bazı parçaları var ama çoğunlukla biz Adobe’nin kendi platformlarını kullanarak içerik ürettik orada. Yani Adobe Connect gibi platformlar. Dolayısı ile onlar Adobe’de kalmış oldu. Biraz da yazılım içeriği eskiyen bir içerik. Güncel olmayınca bir manası da kalmıyor ama, bu isteğin arkasında yatan sebep de bütün içerik yönetimini merkezi bir yerde, sosyal medya kanallarında, Twitter ve Facebook gibi yerlerde toplamak istemeleriydi. Biz de markaya saygı duyarak bu isteklerini yerine getirdik ve kapattık. Zaten güncellenmeyen bir şey olduğu için terk edilmiş bir his de veriyordu. Her ne kadar şu anda Adobe bütçelerini dar ve kısıtlı çerçevede tuttuğu için Türkçe içerik Adobe Günlüğü’ndeki kadar üretilmiyor olsa da, üretilen yabancı içeriklerin dağıtımı, bir takım duyuruların zamanında ve doğru bir şekilde yapılması için biz de onlara destek oluyoruz. Şu an Adobe’ye ait tek resmi iletişim bu kanallar üzerinden yürütülüyor. 

Sizin diğer bir taraftan önemli bir yönünüz daha var: Belgeselcilik tarafı. Siz kurgu, montaj ve gezme ekseninde bir insansınız. Öncelikle bu nereden geliyor bu belgesel merakı, onu sormak istiyorum. 

Hani sokaktaki vatandaşa mikrofon uzattıklarında “Ne izliyorsun?” filan dediklerinde hep “Belgesel izliyoruz” derler ya, ben gerçekten belgesel izliyorum ama. Öyle değil, yani mikrofona “belgeseli çok severim, çok izlerim” deyip de evde Survivor izleyenlerden değilim. Çok açıkça ve dürüst olarak şunu söyleyeyim, 2006 yılından beri evimde televizyonu açmıyorum. Yani hiç seyretmiyorum. Buradaki hiç gerçekten hiç. Tamamen demeyeyim ama, hani çok olağanüstü bir şey olur, Allah korusun bugünlerde olan bir takım toplumsal hareketler var, veya Gezi zamanındaki olaylar var, öyle durumlarda hani kanallar buna nasıl bakıyorları anlamak için açmışımdır. Ama bunun dışında bizim evde televiyon hiç açılmaz. Televizyondan kastım geleneksel broadcast kanalları. Seyrettiğim şeyler ise geleneksel olmayan kanallardır.

Mesela BBC World’teki belgesel yayınları, internetten olan yayınları da var. Ben küçüklüğümden beri gerçekten severek belgesel izliyorum ve çok seviyorum belgeselleri. Bunlar sadece doğa belgeselleri de değil,  yani hemen hemen kurgusal olmayan, buna nonfiction deniliyor, kurgusal olmayan tarzda hazırlanmış documentry’ler. Bu türe karşı çok büyük bir düşkünlüğüm var. Tabi bu aslında kısmen niş bir alan. Sözde herkesin ilgilendiği ama gerçekte o kadar büyük bir kitleye hitap ettiğini düşünmüyorum. Benim gerçekten de büyük bir ilgim var. Hatta şöyle bir şey de var: Bu yaz memlekete ziyarete gittiğimiz zaman da o günleri hatırladık, çok küçük yaşlarda, 80’lerin sonunda, herhalde ben 14-15 yaşlarında iken, dayım böyle bir video kamera getirmişti. O zamanlar daha çok yeniydi bu video kameralar. Kasetli büyük kameralardan bahsediyorum. Orda mesela bir belgesel çekmişim ben. Yıllar geçtikten sonra unutmuşum ben onu. Sonradan izledim ve gerçekten de o yaştaki bir çocuk için gayet güzel bir şey çıkmış ortaya. İyi ki de yapmışım dediğimi fark ediyorum. Çünkü bir belge üretmişim aslında. Yani ben onu tamamen çocuksu duygularla hani bir hobi olarak yapmıştım. Kamera ile ne yapılabilir diye düşünerek değerlendirmek maksadıyla yapmıştım ama, işte şimdi baktığımda o yıllarda o kadar yaygın olmadığını da düşünürsek bu görüntülü kayıt işleminin önemli diyebiliriz. Mesela, rahmetli dedemi gördük, ağladık falan. Aradan yıllar geçtikten sonra iyi ki de çekmişim dedim mesela. Şimdi kaybolmuş olan, değişmiş olan, yıkılmış olan pek çok değerin eski hallerini görmüş olduk. Dolayısıyla bu tutkumun pek çok insana bulaşması açısından da söylüyorum, güzel bir şey olduğunu düşünüyorum. Şu an her şey çok da kolaylaşmış durumda. Herkesin cebinde belgesel çekebilecek kabiliyette kameralı bir telefonu var. Yani belgesel çekebilmek için öyle çok aşırı estetik, çok aşırı kompleks, sinematografik çekimler yapılması beklenmez. Bu tür ekip veya ekipman kullanmak gerekmez. Bu da çekici bir şey. Belgesele düşkünüm diyorum ama bir yandan kurgusal yollarla hikâye anlatmayı da çok seviyorum. Bugün iki toplantım vardı mesela, bir tanesi, bir film setinden geliyorum, bir arkadaşımın senaryosunu yazdığı bir komedi filmi, yönetmenliğini de yapıyor. Ben belki sosyal medyasını üstleneceğim şirket olarak. Benim bir ayağım da aslında sinema dünyasında, kurgusal dünyada. 

Evet, kurgu da yapıyosunuz, CNN Türk’te yayınlanan bazı belgesellerde isminiz vardı.

Onlar hep belgesel. Kurgusaldan kastım, kurmaca. Yani bir hikaye veya bir romandan yola çıkarak, ya da yazılmış bir senaryo üzerinde çekilmiş olan şeyleri kastederek söyledim bunu. Dramatik yapımlar, komedi filmleri vs. Bir ayağım orda, bir ayağım da kurgusal olmayan belgesel türü işlerde. Tek başına belgesel beni yansıtıyor şu anda, doğru, yaptığım işler buna yakın biraz ama yakında kısa film ve uzun metrajlı film projelerinde de göreceksiniz. Geçmişte de yer almıştım. “Sıfır Dediğimde” diye bir sinema filmi çekmiştik mesela. 

Evet biliyorum, Hazım Körmükçü ve Oktay Kaynarca vardı sanırım.

Doğru, bravo. Pek kimse bilmez aslında. Gişe başarısı elde etmeyen, biraz sanatsal bir filmdir. Bu projede bizzat aktif olarak rol almıştım, tam askerlik dönemlerinde bulunmuştum. Onun öncesinde Türkiye’de ilk kez aslında sosyal medyayı da kullanarak yazılmış bir senaryosu, daha doğrusu film hikayesi vardır. Mahkum.net sitesi üzerinden 3-4 yıl boyunca sürdürdüğümüz bir iletişimden sonra çekilmiştir. Dolayısıyla evet, bilişim dünyasında bir yandan bunları yaparken, bir yandan da sinema dünyasında bu tarz deneysel diyebileceğimiz, sanatsal diyerek çok iddialı olmak istemiyorum ama, deneysel dersem daha mütevazı olur, bir takım çalışmaların içinde de hep yer aldım. Şu anda da evet, aktif olarak ürettiğim bir takım belgeseller var. Ama bu demek değildir ki, ben sadece belgesel türünü çok seven ve bu türde işler yapan birisiyim. Hayır, ben kurgusal olan, kurmaca diyelim ya da, film işlerinin de bir parçasıyım. İleride daha da fazla yapmak istiyorum. Tabi şöyle bir şey var: İmkanlarla ilgili bir durum biraz bu. Film işleri her zaman büyük ekiplerle, ekipman ve bütçelerle gerçekleştirilebiliyor. Ama belgesel işlerinde bunlar biraz daha kolay olabiliyor, daha hızlı olabiliyor. O yüzden de bugüne kadar daha çok belgesel üretebildim. 

Çok gezen biri misiniz? Gezmediğiniz yer kaldı mı?

Evet, çok gezen biriyim, ama gezmediğim, gezmek istediğim çok yer var. Bu konuda insanın yedikçe iştahı açılıyor. Keşke herkesin imkânı olsa. Her türlü gezmeyi de bunun içine katamam açıkçası, yani bununla ilgili de bir video yaptım, “En iyi tatil nasıl yapılır?” diye. Yani biraz görmeyi, insanlarla tanışmayı, yani sadece turist gibi olmamayı ben seviyorum. Belgeseller de buna fırsat veriyor aslında. Belgesel çekmek için bir yere gittiğiniz zaman, bakış açınız hemen değişiyor. Özellikle, tasarımla ilgilenenler, fotoğrafçılıkla ilgilenenler bunu bilirler. Fotoğrafçılığa başlayan bir insanın dünyaya bakış açısı, biraz böyle kadrajlara göre oluyor, kompozisyonlara, ışığa göre olmaya başlıyor. Algıda seçicilik oluşuyor. Belgesel maksadıyla çekmek için gittiğinizde veya hayatınızın bir parçası belgesel olduğunda da o maksatla gitmeseniz bile gittiğiniz yerlere hep öyle bakmaya çalışıyorsunuz. Öyle baktığınızda da bence vizyonunuz gelişmeye başlıyor. Dünyaya çok farklı yönlerden bakıp değerlendirmeye başlıyorsunuz. Ben en büyük kazanım olarak bunu görüyorum aslında. Belgesel türü şeyleri üretip bir yerlerde yayınladığınızda insanlarla birşeyler paylaşmış, onlarla iletişime geçmiş oluyorsunuz ama kişisel anlamda ben de geliştiğimi hissediyorum. Dünyayı gezmenin insanda kesinlikle değiştirici, dönüştürücü bir etkisi var, buna inanıyorum. Dünyada ortalama bir insana göre daha fazla yere gitmiş olabilirim ama, gitmediğim de çok yer var. 

Ortasya’ya gittiniz mi mesela? Türki cumhuriyetlere?

Ortaasya’ya gittim. Türkiye cumhuriyetlerden Kazakistan’a gittim. Almatı’ya gittim. 2000’li yıllarda. Uzun metrajlı bir film için mekân bakma ve senaryo araştırması yapmak üzere gitmiştim. Bir hafta kadar kaldım. Çok güzel bir yer. Ama onun dışında Orta Asya ile gittiğim ikinci bir yer Azerbaycan. Orta Asya’ya giriş kapısı gibi. Başka da bir ülkeye gidemedim maalesef. Benim en çok gittiğim ve gitmekten hoşnut kaldığım yer Afrika ülkeleridir. Afrika’ya yedi kere filan gittim.

Onunla alakalı videolarınız da vardı. İzlemiştim.

Oraya tırnak içinde “turist” olarak da gittim ama, turist olarak gitsem bile ben pek boş duramıyorum. O zaman da yaptığım videoları belgesel estetiği ile kurgulayıp koymaya çalıştım. O maksatla gitmemiş olmama rağmen. Planlaması yoktur onların. Ama elimde her zaman video çekebilen bir fotoğraf makinesi olduğu için kaydediyorum.

Üretici bir insan olmanızın da çok etkisi var sanırım.

Evet, insan üretmeden duramıyor. Ürettiklerini de bir şekilde değerlendirmek istiyor. O maksatla mesela bir Afrika seyahati yapmıştım. Gezmek için, bir tür safari gezisiydi maksat yani. Gittikten sonra orda güzel fotoğraflar çıktı. Beni davet eden arkadaşım da oradaki Türk Hava Yolları’nın müdürüydü aslında. Kenya’dan bahsediyorum. Çekilen fotoğrafları vesaire görmüş o da. Kendi yönetimi ile paylaşmış. Sonrasında Türk Hava Yolları destekli bir kez daha Kenya’ya gitme şansım oldu. Bu kez biraz daha belgesel türü bir çalışmamız oldu.  Sonra yine Türk Hava Yolları’nın desteğiyle Tayland’a, Bangkok’a bir seyahatim oldu. Bu kez eşimle birlikte. Fakat daha sonra eşimin hamileliği, çocuk gibi nedenlerle aslında o projeyi Türk Hava Yolları ile devam ettirecekken, yarım bırakmak zorunda kaldık. Birkaç ülke daha vardı planımızda, sadece Afrika Kenya ve Tayland olarak iki ülkeyle sınırlı kalmış oldu. Ama sonrasında TRT için bu seyahatlerde tohumlarını attığımız “Afrika ve Osmanlı” diye bir projeye başladık. TRT için diyorum ama, TRT o zamanlar belli değildi, biz bağımsız bir proje olarak başlamıştık. 

Daha sonra TRT Haber’da yayınlandı sanırsam?

TRT’ye satıldı, evet TRT’de yayınlandı. Yapımcısı TRT değildir o projenin. Orada da Afrika ile Osmanlı’nın bilinmedik yönleriyle tarihi perspektifle aktarmaya çalıştık. Bilinmedikten kastım da, Afrika ile Osmanlı ilişkileri genellikle Kuzey Afrika ile, Sahraüstü Afrika ile sınırlıdır, öyle bilinir. Mesela Osmanlı’nın Güney Afrika ile ilişkisi pek bilinmez. Mesela Commodo Adaları vardır Hint Okyanusu’nda. Orayla bile ilişkisi olmuştur. Tanzanya ile ilişkisi olmuştur. Zanzibar’la ilişkisi olmuştur. Bunların hepsi Sahraaltı Afrika. 

Orada bir tarih alt yapısı da gerekiyor. Ciddi bir ekip vardı o zaman?

Orayla ilgili araştırma tezi ve kitabı olan Boğaziçi Üniversitesi’nden birisi bizim ekibimizin bir parçasıydı. Hatta yapımcısıydı diyelim. O derece işin içindeydi. Ama sadece o değil, maalesef Türkiye’de akademik anlamda Afrika araştırması yapan bir elin parmaklarının sayısını geçmeyecek kadar az hoca var. Biz bütün bu hocalarla çalıştık. Zaten işin içinde olan yapımcımız,  dediğim gibi Boğaziçi Üniversitesi’nde tam bu konuyla ilgili, Zanzibar ile ilgili tezi ve kitabı olan bir arkadaşımızdı. Dolayısıyla işin içinde akademisyenler de vardı. Hatta belgeselin sunucusu dahi akademik bir alt yapıya sahiptir, akademisyendir. Nitekim gittiğimiz yerlerdeki araştırmalarımızda da oradaki akademisyenlerle de görüştük, röportajlar gerçekleştirdik. Açıkçası beni en çok doyuran belgesel çalışmalarından bir tanesi budur. Doyuran demekteki kastım da şu: Uluslar arası standartlarda bir çalışma oldu. Belgesel çalışmalarında bazı şeyler planlamaların dışında gerçekleşiyor, bazı şeyleri gittiğiniz yerde sahada keşfetmeye başlıyorsunuz. Orada bir takım şeyleri ilk kez gün ışığına çıkartıyorsunuz. Bizim projemizde de nitekim böyle şeyler oldu. Mesela Güney Afrika’ya gittiğimizde orada Ottoman Cricket Club diye bir kulübün varlığını fark ettik. Gittik, onlarla röportaj yaptık. Bu bizim daha önce yaptığımız araştırmalara hiç bilinmeyen bir şey mesela. Bir kriket kulübü. Zaten kriket sporu Türkiye’de bilinmiyor. Güney Afrika gibi bir ülkede adı Osmanlı olan, 130 yıllık geçmişi bulunan bir spor kulübü var. Oldukça ilginç bir bilgi idi mesela bu. Bunu orada sahada gittiğimiz zaman keşfedebildik. Belgesellerde bir de böyle bir şey var. Bazı şeyleri de gittiğiniz zaman orada ancak bulabiliyorsunuz. Bu tür şeyler oldu. Bu anlamda bu şekliyle gezebilmek turist olarak gezmekten çok daha farklı. Mesela bugün turist olarak Güney Afrika’ya gitseniz, size gezdirecekleri, gösterecekleri yerler bellidir. Ama bunların arasında Osmanlı Kriket Kulübü ve yöneticileri, ya da oyuncuları olmayacaktır. Ben onlarla tanıştım ve onların idmanlarını izleme gibi şanslar elde ettim. Bu da insana farklı bakış açıları kazandırıyor. Değişik kültürlerden, coğrafyalardan farklı birikimlere sahip insanlarla tanışmak, onların hayatının bir parçası haline gelmek, bir iki günlüğüne dahi olsa, sizi çok değiştiriyor, vizyonunuzu açıyor bence. Bu anlamda belgeselin kişisel olarak beni geliştirdiğini de söyleyebilirim. 

Şimdi son zamanlarda Adobe'den ayrıldıktan sonra başladığınız video serileri var: Sanat, tasarım ve teknoloji üzerine söyleşiler. Sizin tabirinizle storyteller görevini üstleniyorsunuz. İzlediğimiz zaman içeriği ile gerçekten iyi araştırılmış, karşıdaki kişiye çok güzel hitap eden, doyurucu bir video hazırlamışsınız ve mütevazilik içerisinde bir bilgi aktarımı gerçekleştiriyorsunuz. İzlenebilir tarafı da çok iyi; montajıyla, kullandığınız müzikleriyle, çok uzun olmaması, 6-7 dakika ortalama uzunluklarla çok güzel bir açığı kapatıyor. Siz bu konuları nasıl belirliyorsunuz, bu farklı bakış açısıyla nasıl oluşturuyorsunuz? Mesela Matrix'e ben hiç bir zaman 9 farklı fotoğraf çekme tekniği açısından bakmamıştım. Bu video fikri nasıl başladı, nasıl devam ediyor?

Öncelikle çok teşekkür ederim. Ben mütevazi olmaya gerçekten çalışıyorum. Egomla zaten bir mücadelem var ve onu çok fazla öne çıkarmaya çalışmıyorum. Video ile bir şeyler yaparken ve bunu da tırnak içinde “ekonomik şartlarda” yaparken, malzeme olarak en pratik çözüm kendimi kullanmak. Aslında ben çok da kendimi öne çıkartmak istemiyorum, ama bunun alternatif yollarını düşündüğümde, daha da zorlayıcı, daha da sürdürülebilir olmayan bir takım metotlar aklıma geliyor. O metotlarla da başlarsam devam ettirebilecek güce sahip değilim şu anda. O yüzden mecburen işte bu suratsız yüzümü sürekli görmek zorunda insanlar. Araya mümkün olduğu kadar malzeme üretip koymaya çalışıyorum. 

Bu aslında 10 yıldan fazla süreden beri ertelediğim bir proje. Yaklaşık bir yıldan beri yapmaya çalışıyorum, ama bu bir yılın son 4 ayı düzenlidir. Bir yıl önce filan şöyle bir başladım, bir iki tane denemesini yaptım, sonra işler nedeniyle ara vermek zorunda kaldım. Arada aslında yayına vermediğim, çekip denemeler yapıp sonra çöpe giden pek çok farklı format vardır. Çok çeşitli denemeler yaptım, çünkü ben sürekli çekim yapan, sürekli gezen, bir şeyler yapan birisiyim ve bunlardan farklı farklı denemeler yapıyorum aslında, ama bunların hiçbirisi benim içime sinmedi, tatmin edici olmadı ve bunları çöpe attım. Bu son başlattığım seri de içime siniyor mu derseniz, hayır sinmiyor, ama bir yerlerden de başlamak gerekiyor. Çünkü dediğim gibi 10 yıldan beri erteliyorum aslında bu işi.

Videolarınız “Ben bunu çok iyi biliyorum” havasından uzak, samimi. Ayrıca güzel kurgulanmış. İzlerken şahsınızdan çok, anlattığınız şeye odaklanıyoruz. Bu açıdan da doyurucu bir tarafı var.

Benim zaten kendimce belirlediğim bir kaç kriter var. Bu kriterlerden bir tanesi samimiyet. Samimiyetin etki uyandıracağını düşünüyorum, o yüzden de samimi olmaya çalışıyorum. Sürece gelecek olursak, dediğim gibi bu 10 yıldan beri ertelediğim bir proje. Adobe’de çalışırken Adobe ile ilgili işleri yaptığım için böyle alternatif bir kanal oluşturup onu baltalamak istemedim açıkçası. Çok şık olmazdı bunu yapmam. fakat Adobe'den ayrıldıktan sonra böyle bir bağım da kalmadığı için bunu başlatmak istedim. Bu arada bir müddet nadasa bırakmak da gerekiyordu aslında. Şimdi beni tanıyanlar çoğunlukla Adobe vesilesiyle tanımışlardı. Ama anlatmak istediğim farklı konular vardı. Başta hangi alanlarda boşluk var, o boşluklarda neler yapılabilir kısmına biraz bakmaya çalıştım. Bir anlamda gerçekten kendimi ifade edebilmek adına, gerçekten içimde yıllardır biriktirdiğim bir takım konuları paylaşabilmek adına bir çalışma sonrası bunlar ortaya çıktı. 

Videolarda anlattığınız konuları nasıl tespit ediyorsunuz, nasıl karar veriyorsunuz?

Hiçbirisinin belirli bir kuralı yok. Ben de bilmiyorum neyi nasıl yaptığımı açıkçası. Bu işler birazcık yaparken de öğrenilen şeyler. Bir şeyleri yaparken hep ona göre düşünmeye başlıyorsunuz. “Bundan bir konu çıkar mı, bu konuyla bir şeyler paylaşmanın insanlara faydası olur mu?” türünden şeyler aklıma geldiği zaman belli kriterlerim var. Belli filtrelerden geçiriyorum bu fikirler. Bu filtrelerden bir tanesi biraz önce sözünü ettiğim samimiyet. Bunun anlamı şu: Eğer bir şeyi tavsiye ediyorsam bunu ben yapmalıyım. Zaten yapmadığım, yani kullanmadığım ekipmanı veya bir yazılımı, yapmadığım bir huyu, bir alışkanlığı anlatmamalıyım diye düşünüyorum. O yüzden de gerçekten kendimin de yapıp uyguladığı şeyleri anlatmaya çalışıyorum.

Eğer yeni bir şeyden bahsedeceksem de onu gerçekten iyi araştırmaya çalışıyorum. Çünkü ben kullanmadığım bir şeyi anlatmakta zorlanıyorum. Bunu Apple Watch'ta yaptım mesela. Zaten inceleme iddiasıyla yapmadım, “Almalı mı almamalı mı?” sorusuna vermeye çalıştım. Bunların hepsi düşünülmüş şeylerdir bu arada. Çünkü ben bir tüketici olarak gerçekten de “Ben Apple Watch'u alayım mı, almayayım mı?” diye soruyorum kendime ve bu soruyu sorduğum zaman da araştırma sürecine giriyorum. Bu araştırma süreci sonunda elde ettiğim bilgileri ve bulguları kafamda toparlıyorum ve dost meclislerinde arkadaşlarım arasında bana sorduklarında onlarla da paylaşıyorum. O yüzden de genellikle teknoloji ile ilgili bir yatırım yapmak isteyen, bir şeyler almak isteyen arkadaşlarım hep beni arar bulurlar. Çünkü benim mutlaka bir fikrim vardır, o konuyla ilgili bir araştırmam. Kullanmasam bile Apple Watch ile ilgili bir araştırma sonucu olan izlenimlerimi paylaştım ve şu anda alınmamalı dedim. Teknolojik incelemelere en fazla bu seviyede girmeyi düşünüyorum. En çok izlenen ve paylaşılan videom ise iPhone 6 mı, 6 Plus mı videosudur. 50 bin kusür izlenmesi beni de şaşırttı açıkçası, tahmin etmiyordum. O istatistiği gördükten sonra benim şöyle davranmam bekleniyor: O video tuttu, hemen buna benzer videolar çekeyim. Ama hayır. Yani ben şu anki rakamlarıma ilgili insanların pek çoğu şaşırıyorlar neden bu kadar az izleniyor diye. Ben açıkçası kendimce başarı ölçüsü olarak asla çok izlenmek, az izlenmek gibi bir kriteri getirmiyorum, getirmeyi de düşünmüyorum. Zaten öyle olsaydı şu ana kadar çoktan motivasyonum kırılmıştı. Yani çok daha basit bir kurguyla ya da kurgusuz bir şekilde, bir GoPro alıp bir planda çekip bitirebileceğim bir video farklı bir yöntem ile çekilse 100 bin kere izlenebilir örneğin. Bunun da farkındayım, ama şu beni çok vicdanen rahatsız ediyor: Mesela bu şekliyle özensizce 100 bin kere 5 dakikalık bir video izleniyorsa, bu 500 bin dakikanın israfı demek bana göre. Normalde o dakikalar içerisinde pek çok şey yapılabilecekken yapılamıyor olması beni vicdanen çok rahatsız ediyor. Dolayısıyla ben kendi videolarımı hazırlarken mümkün olduğu kadar kestikçe kesiyorum, kısalttıkça kısaltıyorum. Yani o izlediğiniz aslında özetin özetidir.

Videolardaki konuşmalarınız doğaçlama mı, yoksa prompter'dan mı okuyorsunuz?

Prompter'i ben sadece bir videomda uyguladım. Prompter’im var ve uyguladım bunu bir videomda. Yine ilk videolarımdan birisi: "Hikayede duygu, Wall-e, robotlar ve kalbe dokunmak"

Orada uyguladım, fakat bana çok robotsu ve çok donuk geldi. Öyle geleceğini tahmin ettiğim için de aslında daha çok robotlar ile ilgili bir videoda prompter’i kullandım. Kesinlikle hoşuma gitmedi. Başka projelerde belki hani prompter kullanılabilir, ama hem samimiyeti zedeliyor bence, hem de çok robotsu. Bir de şu var: Yazım diliyle konuşma dili kesinlikle birbirinden farklı. O yüzden sinema dünyasında da bir filmin senaryosunu yazanla diyalog yazarı birbirinden farklı olabilir. Yani diyalog yazarlığı diye bir meslek var. Çünkü diyalog yazmak başka bir şey, konuşma dilinde bir şeyler yazmak başka bir şey, konuşma metni yazmak başka bir şey, normal makale yazmak başka bir şey. O yüzden tabi ki bazı şeyleri yazıyorum, ben de notlar alıyorum. Benim kendimce not defterlerim var. Kimisi tek cümlelik başlıktan ibaret fikirler halinde olan küçük, çekirdek, nüve diyebileceğimiz şeyler var, konu fikirleri var. Bu fikirlerden bazıları benim not defterime bir sene önce yazılmış şeyler, ama hala duruyor. Mesela renk teorisi var, hala gelecek aylarda ya da belki bir sene sonra renk teorisi ile ilgili kesinlikle bir video hazırlayacağım. Ama ben bu konuyu neresinden tutarım, nerden yakalarım, nasıl işlerim, bilmiyorum şu anda. Onu henüz keşfedemedim. Bir gün mesela bir film izlerken kafamda bir ışık yanabilir, o yandığı anda raflarımda duran o konuyu ben raftan indireceğim ve bir konu haline getirerek o hafta mesela bir videoya dönüştüreceğim.

Şöyle bir şey olabilir mesela: Şu anda en popüler markalar nedir, Facebook, Apple, Google gibi markaların kullandıkları renk kombinasyonları ve açılımları, mavi rengi çok kullanıyorlar mesela, onun üzerinden gidilebilen bir video olabilir.

Bu bir bakış açısıdır mesela, buradan yakalanabilir dediğiniz gibi. Ama çok daha farklı şeyler de olabilir. Ben olaylara çok farklı yönlerden bakmaya kendimi zorladığım için, aslında farklı tür şeyler çıkıyor. Bir başka kriterim de özgünlük, yani bir şeyin özgün olması. Çünkü hangi konuyu anlatırsanız anlatın, bugün artık anlatılmamış bir konu kalmadı bana göre. Hatta ben şunu söyleyim:  Bu Matrix ile ilgili ayrıntıyı keşfettiğimde, ki bu bir keşiftir bana göre, ellerim titreyerek “Allah'ım ne olur kimse bu konuyu daha önce keşfetmemiş olsun” diyerek internete girdim ve farklı farklı aramalar yaptım. İngilizce arama yapıyorum ama inşallah İtalyanca, Almanca filan, bu konularda üretilmiş bir şey inşallah yoktur diyorum. Ama İngilizce olarak olaya bu şekliyle yaklaşan var mı diye araştırdım. Varsa hani özgünlük tarafı kalmamış olacak. Ha, bu kadar titiz olmak gerekiyor mu? Hayır, benzer şeyleri birileri anlatmış olabilir, ama ben mutlaka ve mutlaka kendi özgün bakış açımı ortaya koymaya çalışıyorum. Eğer bir katma değer olmazsa, o videonun yapılmasına da gerek yoktur bana göre. Yani madem birileri anlatmış bunu, o zaman ben niye tekrar edeyim ki? Bunu yapmak da kötü bir şey değil bu arada. 

Gazetecilikte var olan bir köşe yazarlığı kavramı vardır ya. Türkiye’de köşe yazarlığı kavramı maalesef ayaklar altına alınmış durumda pek çok insan tarafından. Ama ideal dünyada baktığımızda, köşe yazarları dünyadaki olaylara, gündeme kendi köşesinden, yani kendi perspektifinden daha olgun birtakım verileri topladıktan sonra bunları değerlendirir, süzer, yani tabiri caizse annenin çocuğuna süt vermesi gibi yeni bir şey ortaya çıkartır. Olması gereken budur. Şimdi ben bunu video ile nasıl yaparım diye düşünüyorum. Aslında video köşesi açmış durumdayım kendimce. Dolayısıyla mutlaka bir bakış açısı olmalı, bir perspektif ile olaylara yaklaşmalıyım. Burada da benim beslendiğim altyapım sanat, tasarım ve teknoloji; çünkü ben bu dünyadan geliyorum ve bu dünyayla hala iletişim halindeyim. Etrafımda pek çok sanatçı var, onlarla iletişim halindeyim, onlardan besleniyorum. Etrafımda olmasalar da sanat eserlerine bakmayı, dinlemeyi, onları izlemeyi, kaliteli sanat filmlerini izlemeyi seviyorum ve dolayısıyla bunlardan da besleniyorum. Zaman zaman konuyu belirlerken gündem beni etkiliyor. Mesela işte Plüton’da gündem beni etkiledi. Mr. Robot kesinlikle yine gündemle ilgili. Orada aslında bir ilham alma durumu da var. Mr. Robot bugünlerde etkilenerek izlediğim bir dizi, ondan ilham alıyorum. Google logosunu değiştirdi mesela, normalde o hafta konum hazırdı ve yayınlayacağım videoyu önceki hafta çekmiştim, çoktan bitmişti kurgusu vesairesi. Onu yayına vermeye hazırlanırken Google'un logosu ile ilgili de birkaç şey söylenebilir mi diye düşündüm. Bir yerden yakalayarak bunun mantıklı bir konu olabileceği düşüncesiyle konuyu değiştirdim vediğer videoyu ertelemiş oldum. Dolayısıyla gündem muhakkak etkiliyor işlediğim konuları, ama sonraki hafta ne işleyeceğimi şu an ben de bilmiyorum. Bir sürü ihtimal var kafamda izlediklerim, okuduklarım, şahit olduklarım, duyduklarım… Birazcık bunlardan da beslenip beni etkilemesine izin veriyorum. Açıkçası çok robotik olmasını istemiyorum. 

Bir taraftan da teknik kısmını soralım: Montajı nasıl yapıyorsunuz, Premier, After Effects?

Kurgu tekniği olarak Premier Pro kullanıyorum. Eğitimini de anlattım zaten. Premiere’den önce Vegas Pro da kullandım, çok iyi Final Cut kullanıcısıyım, Avid de kullandım. Son yıllarda Premiere ile çok içli dışlıyım. Creative Cloud’u biz şirket olarak lisanslı bir şekilde aktif olarak kullanıyoruz ve Premiere’in en güncel sürümü böylelikle zaten hep elimizin altında. Premiere son yıllarda kendisini çok iyi geliştirdi. Ben özellikle bu video kurguları yaparken çok farklı kaynaklardan topladığım farklı formatlarda ki fotoğrafları, hareketleri, grafikleri, videoları da kullanıyorum. Bunların Premiere ile ilişkisi de çok iyi ve rahat.  Bunun dışında zaman zaman After Effects’e ihtiyaç duyuyorum. Özellikle bazı hareketlerine. Mesela motion tracking diye bir effect kullanıyorum, yani elimin hareketlerine uygun hareket etmesini sağlıyorum bir takım grafiklerin. Mümkün olduğu kadar, böyle sırf görsel efekt kullanmış olmak için de görsel efekt yapmamaya çalışıyorum. Yani amaç orada “Aa, ne güzel görsel efekt yapılmış!” dedirtmekten ziyade bir takım şeyleri yerli yerinde kullanmak. Biraz ilgi çekmek de var. Evet, yüksek izlenme rakamları vesaireyi çok fazla kendime bir başarı kriteri olarak kabul etmiyorum, ama elbette ki paylaştığım bilgilerin daha büyük kitlelere yayılmasını isterim. Çok doğal bir istektir zaten. Sadece ihtiyaç duyan insanların gelip beni bulmasını ve ihtiyaç duydukları müddetçe izlemelerini tercih ederim. Özellikle gençler, vaktini başka şeylerle heba etmek, harcamak yerine gelsinler benim videomu izlesinler isterim, hatta ve hatta bu isteğin ötesinde onların ilgisini de çekmek istiyorum. O yüzden zaten videolarımı tek seferde konuşmak yerine araya ilgi çekici şeyler koymaya, bir takım böyle görsel atraksiyonlar yapmaya çalışıyorum. Ki, gözleri bunları görmeye alışmış olan bu genç nesil de bu şekliyle bunları izlesin ve onlar için bir rol modeli olsun, onlar benden daha iyisini yapsınlar, boynuz kulağı geçsin ve kaliteli Türkçe içerik üretilsin. İnternette hep beraber şu anda pek çok kişinin eleştirdiği "geri kalmışlığımızı" bilgiyle, kültürle aşmaya çalışalım.

Teknolojinin içinde olan bir insansınız. Hem işiniz gereği, hem de şahsi alakanızdan dolayı teknolojiyi yakından takip ediyorsunuz. Teknoloji sizce nereye gidiyor? Teknolojinin geleceğin neler öngörüyorsunuz?

Ben buralarda çok fazla öngörü yapmamaya çalışıyorum. Yaptığım öngörüleri de aslında Forester gibi, Gardner gibi bu konuda otorite olan araştırma şirketlerinin analizlerine ve verilerine dayandırmaya çalışıyorum. Çünkü bu şirketler çok yönlü bir şekilde endüstriyi sürekli analiz ediyorlar. İşte Quarter üç ayda bir, bir takım raporlar yayınlıyorlar. Bu raporlarda gelişmekte olan trendleri inceliyorlar. Ben bunlardan ziyade teknoloji ile insan hayatının ilişkisini incelemeye çalışıyorum daha çok. Yani o teknoloji bizim hayatımıza nasıl dokunacak, bizi ne yönde etkileyecek? Çünkü bu iyi yönde de olabilir, kötü yönde de olabilir. Beni heyecanlandıran ve radarıma giren birkaç teknoloji var. Bunlardan en önemlisi augmented reality, virtual reality. Gerçeklik ve sanal gerçeklik konuları. Benim ilgi alanıma girmesi de çok doğal, çünkü ikisi de medya ile ilgili. Özellikle Virtual Reality 360 derece kafamızı çevirerek izleyebileceğimiz türde videoların olması konusu, sürekli video üreten birisi olarak çok doğal bir şekilde benim radarıma giriyor. Daha yeni Google, Jump diye bir platformun açıkladı. GoPro, severek kullandığım kamera üreticisi, 16 kameradan oluşan özel bir aparat geliştirdi ve şu anda sadece belli bir kitleye satışını yapmaya başladı. Bununla çektiğiniz görüntüler rahatlıkla 360 derece videolara dönüşebiliyor ve yine Google’un çok ucuz olarak ürettiği cardboard denilen karton gözlükle şu an bile Youtube’dan 360 derece çekilmiş videoları izleyebilir hale geldik. Bu çok yakın bir geleceğin konusu. Ben bir fütürist değilim, bir kahin değilim. Teknolojik öngörüler yapmaktan da bu anlamda kaçınmaya çalışıyorum. Ama görünen o ki sanal gerçeklik konusu giderek önem kazanacak. Bu konuda Oculus gibi araçlar var, hatta Facebook’un da yatırım yaptığı başka markalar da söz konusu. Özellikle içerik üreticileri, özellikle bir takım batılı yönetmenler, hikâye anlatmanın 360 derece yönleri ve yollarını da araştırıyorlar, bir takım denemeler yapıyorlar. Dolayısıyla benim de bir yandan araştırdığım bir konu bu. Bence yakın geleceğin en önemli gündemlerinden bir tanesi teknoloji alanında.

Dijital dergi konusunda da bir takım çalışmalarınız oldu bildiğim kadarıyla. 

Cüneyt Özdemir’in yaptığı Dipnot Dergisi, TRT Haber gibi dijital dergi çalışmalarında Adobe DPS konusunda eğitim ve danışmanlık hizmetleri verdim. DPS platformunun Türkiye’de yaygınlaştırılması amacıyla verilmiş danışmanlık hizmetleridir bunlar. 

Piyasada Adobe DPS, Aquafadas, Valensas gibi hizmet veren dijital dergi hazırlamaya yönelik hizmetler var. Dijital dergicilik tarafında nasıl bir ilerleme görüyorsunuz? 

Çok açık ve doğrudan bir şey söyleyeyim: Hiç iyi görmüyorum. Bence ilerlemiyor, geriliyor bu sektör. Bunun yegane sebebi de okuma oranlarının çok düşük olması. yani bir talebin olmaması. Dijital dergilere bir talep yok bence çok fazla. Dolayısıyla yapılan çalışmalar prestij amaçlı olmanın ötesine geçemiyor. Bir takım gruplar mecburen çıkartıyor, bunlar da ya yurtdışı yayınların Türkiye ayağı, ya da Türkiye’deki büyük kurumsal yapıların prestij amaçlı, “Biz de varız bu platformda da…” demek için yaptıkları çalışmalar. İndirilme oranlarına baktığınızda oldukça düşük olduğunu görebiliriz. Türkiye’de tablet cihaz çok satılıyor, ama insanlar bunu demek ki okumak değil de, başka maksatlarla kullanıyor heralde. Çoğunlukla oyun maksatlı. İndirilmeyen, okunmayan, talep edilmeyen bir şey oluyor. Biliyorsunuz bu dergiler genellikle ücretsiz olarak sunuluyor, çünkü satılmıyor. Dergicilik şöyle bir baktığınızda geleneksel bir tarz aslında. Haftalık veya aylık periyotlarda yayınlanan bir şey. Bunun bir değeri var mı? Şüphesiz. Ama Türkiye’de ciddi anlamda sağlam bir içerik yayıncılığı sınırlı olduğu için gelişemiyor bence. 

Bu kadar hareketli bir hayatın içinde teknolojik anlamda eşinizin desteği nasıl? Yani evden bu anlamda olumlu yönde bir destek var mı?

Tabi, mantıklı bir soru. Teknoloji düşkünü kişilerin eşlerinin de böyle olmadığı durumlarda bazı sıkıntılar olduğunu ben de duyuyorum ama, çok şükür ki benim eşim de teknolojiye çok meraklı birisi. Hatta bazı cihazları, İngilizcesi gadget olan bazı cihazları benden önce o kullanmaya başlıyor. Beni iPhone’dan Android’e geçiren kişidir. İki yıl önceye kadar iPhone kullanıyordum. 5S’nin lansmanında Apple artık büyük ekranlı bir telefon çıkartır diye beklerken, dördüncü kez aynı tasarımlı telefonu çıkarttı. Hep aynı şekildeydi. Oysa onu çıkarttığı dönemde Samsung, Note serisinin üçüncüsünü çıkartmıştı. Ve ben şunu fark ettim: Birincisi Android platformunun kendisini çok geliştirdiğini fark ettim. O zamana kadar iOS gerçekten çok iyi bir platformdu, iyi bir işletim sistemiydi. Android’in bunu yakaladığını fark ettim. İkincisi de kendi adıma çok önemli bir ihtiyacım vardı benim. O da her yerde kitap türü içerik tüketebilmek, kitap okuyabilmek. Evet, iPad’im de var, ama iPad’i her yere götüremiyorsunuz, iPad bana göre tam mobil bir cihaz değil. Bana göre mobilin tanımı cebinde taşıyabildiğin cihazdır. Ve ben kendime şu kriteri belirlemiştim: Apple artık büyük ekranlı bir telefonu çıkartacak, ben de onu alacağım ve  o büyük ekranlı telefonla rahat kitaplarımı ya da dergilerimi okuyabileceğim her yerde, diye düşünürken Apple küçük ekranlı bir telefon çıkartınca “ben artık beklemiyorum” dedim, iPhone’dan kopabileceğimi hiç düşünmezken, en kötü bir yıl sonra tekrar iPhone’a geçerim düşüncesiyle Samsung Note aldım ve çok severek kullanmaya başladım. Android platformuna çok alıştım. iOS’ta halen yapılamayan bazı özelliklere sahip olduğunu fark ettim.

Geçen yıl Apple büyük ekranlı bir telefon çıkartmış olmasına rağmen dönüş yapma ihtiyacı hissetmedim. Hala kullanıyorum Note 3’ü. Dün yenisi açıklandı işte iPhone 6S olarak. Yine de Apple’a dönme ihtiyacını hissetmiyorum. Apple, Steve Jobs öldükten sonra ciddi bir hız kaybına uğradı. Daha da kötüsü inovasyon sıkıntısına girdi. Artık taklit olmaktan çıktı bana göre, taklit eder duruma düştü. Nitekim büyük ekranlı iPad’iyle bir yanda Microsoft’un Surface’üne selam çakarken, bir yandan Stive Jobs’un itiraz ettiği kalem konseptini getirdi. Son  lansmandan yola çıkarak söyleyebileceğim kadarıyla inovasyon olarak kabul edilebilecek tek şey, bu Force Touch ya da 3D Touch. Onu da yeniden markalamışlar. Onu da kullanmadan bir yorum yapamayacağım. Güzel birşeye benziyor hakikaten. O bir yenilik bence de. Ama bu kadarla kalmamalıydı. Beni hala iPhone’a döndürecek bir yeniliği göremiyorum, bu yüzden de şu anda telefonumu değiştirsem muhtemelen yine Android’le devam ederim gibi geliyor. 

Son olarak Sanalkurs okuyucularına neler önerirsiniz? Kendilerine nasıl bir yol haritası belirlemeliler? Nasıl ilerlemeliler? 

Kendisini geliştirmek isteyen herkese, bununla ilgili de bir video hazırlamayı istiyorum aslında, kendi kendini, aslında artık eğitimin okulla bir alakası yok, bunu kabul etmemiz lazım. İçinde yaşadığımız dünya, teknolojik ortam bizim dünyadaki her türlü bilgi kaynağından istifade edebilmemizi sağlıyor. Bunun anlamı artık bir kendi okulumuzun öğrencisi olmak zorundayız. Herkesin kendine ait bir okulu olacak ve bu okul ölene kadar, hayat boyu devam edecek. Öncelikle kendimizi buna ikna etmemiz gerekiyor. Yani ben şu dakikaya kadar öğrenirim, kendime şu hedefi koydum, bu hedefi gerçekleştirdikten sonra, artık bu kadar yeter gibi bir vizyonla bence bugün hiçbir şey yapılamaz.

Eğitim hiçbir zaman bitmeyecek. O yüzden herkesin kendisine haftalık, belki günlük yapabiliyorsa, bir eğitim zamanı ayırması gerekiyor. Beslenmeden başkalarını besleyemezsiniz. Dolayısıyla mutlaka okumak gerekiyor, eğitmek gerekiyor kendini. Şimdi burada da Türkçe içerik noktasına sıkışıp kalıyoruz. Bence yapılabilirse eğer, en az bir yabancı dil öğrenmek lazım, yani İngilizce öğrenmeli en başta. Ancak bu sayede bu kısır döngüden, kısıtılı içerik havuzundan kurtulunmuş olunuyor, daha geniş bakılabiliyor. Dünyayı gezme imkanı belki herkes için maddi nedenler yüzünden mümkün olmayabilir ama İngilizceyi öğrenmek o kadar da maddiyata bağlı bir şey değil. Ben İngilizceyi tamamen kendi kendime öğrendim. Bugün baktığınızda ise çok daha kolay. Bunun üzerinde çok durmak istiyorum. Yabancı dil öğrenmek insanın kendini geliştirebileceği kaynakların neredeyse sınırsız ve sonsuza gitmesini sağlıyor. Günümüzde herkes İngilizceyi oturduğu yerden öğrenebilir, MIT ve Standford’tan ders alır, bu şekilde CV’sini de güzelleştirebilir.

Ben konuları hazırlarken sürekli eğitim alıyorum. Bir yandan TED videoları izliyorum, bir yandan Coursera gibi platformlarda bizzat derslere katılıyorum. Orda baya baya ders ortamı oluşturulmuş durumda. Ben 41 yaşındayım ve bunu yapmaktan hiç gocunmuyorum, Allah ömür verir de devam edebilirsem hayatıma, gücüm kuvvetim yerinde olursa, 60 yaşımda da bunu yapmak istiyorum. Eğitimin, öğrenmenin bir sınırı, yaşı yok. Her aşamada devam ettirmek lazım. Yani bir yerde işe gireyim, tasarım yapayım, emekliliğim ödensin, emekliye ayrılayım gibi bir memur düşünce zihniyetinden kurtulmak gerekiyor. Kendinden ateşli, kendi okulunun öğrencisi olan insanlara dönüşmemiz lazım.

Teşekkür ederiz.

Siraceddin El
1999 yılından bu yana web tasarımcı olarak yurt içinde ve yurt dışında sayısız projede yer aldı. 2002 yılında Sanalkurs.net'i kuran ekiptendir. Etkinlik.com.tr'nin de kurucularındandır. Girişimci, tasarımcı ve eğitmen olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

Yukarı Git