Başarılı Bir Senarist: Ali Tanrıverdi

Biz herkesin gelecek kaygısına inat Ali Tanrıverdi ile geçmişini konuştuk… Ve işte Senarist ve Yönetmen Yardımcısı Ali Tanrıverdi…

Ali Tanrıverdi
Ali Tanrıverdi

Türk kahvesine bayılır Ali Tanrıverdi, her gün bir orta şekerli Türk kahvesi vardır. Ama fal bakmayı bilmiyor. Israr ederseniz fincanı şöyle bir tutup, bana “için kararmış” diyor, bırakıyor. Kahvelerimizi içerken başladık sohbete, Mecidiyeköy’ün ortasında hayat akarken, insanlar koşuştururken, korna sesleri, satıcılar arasında.

Biz herkesin gelecek kaygısına inat Ali Tanrıverdi ile geçmişini konuştuk… Ve işte Senarist ve Yönetmen Yardımcısı Ali Tanrıverdi…

Nereden başlayalım? Önce biraz sizi tanıyalım. Bu işlere nasıl bulaştınız?

Bu işlere bulaşma iki şekilde oluyor: Birincisi, sinema, senaryo dediğimiz şeyler, içinizde olan süreçler. Kaderinizle de alakalı şeyler. Bunun kader olduğunu yapabildiğinizde anlıyorsunuz. Bu mesleği iki şekilde yapabiliyorsunuz. Birincisi bir sinema, televizyon okulundan ya da paralelindeki bir okuldan yetişiyorsunuz, ya da benim gibi alaylı dediğimiz işin içerisinden yetişiyorsunuz. Ben aslen İşletme mezunuyum. Kütahya Dumlupınar Üniversitesi İşletme okudum. Çocukluğumdan beri sinemaya merakım hep olmuştu. Sevdiğim filmleri 3-4 defa izlerdim. O filmlerdeki diyalogları ezberlerdim. Sonra bu yetmez, bir de kardeşimle karşılıklı oynardık. Örneğin, Eşkıya filminde ben Şener Şen olurdum, kardeşim Uğur Yücel olurdu. Bu küçüklükten beri içimde olan bir şeydi.

Kütahya’da okurken hikâyelerim vardı kendimce yazdığım. Ama sadece bu da değil, çünkü yazmak sadece insanın aklına bir hikaye gelmesi ile ilgili de değil, hüner onu kağıda dökebilmekte aslında. Kâğıda dökmek büyük ustalık, birikim ve teknik gerektiriyor. O dönemde ben hikâyelere küçük küçük mizansenler yapardım. Yani bundan kasıt “adam elini havaya kaldırır ve sertçe bir tokat vurur” gibiydi. Çok edebi olmasa da bunun için uğraşıyordum. Sonrasında bu hikâyelerimi okulda tiyatro grubundan arkadaşlarım okudular ve “Bizim için bunları bir oyun haline getirir misin?” dediler. Ben de oturdum ve on beş günlük bir süre zarfında o amatör ruhla bu hikâyeleri oyunlaştırdım ve çok beğenildi. Kütahya gibi çok da tiyatro seyircisinin olmadığı bir yerde önceleri 50-100 bilet kesilirken henüz ikinci oyunumuzda 1000 kişiyi bulmuştuk. İşte o anda benim yazdıklarımın sahnede somutlaşması anında yaşadığım hazla “Ben bu işi yapmak istiyorum!” dedim. Benim için önceleri hobi olan yazma işi sonraları ekmeğimi kazandığım işim oldu.

Mezun olduktan sonra aile işiniz olan tekstil sektörüyle ilgilenmeye başladınız, ama aklınız da senaryo yazmadaydı sanırım. Bu noktadan sonra size bu dünyanın kapıları nasıl açıldı?

Evet, bizim aile işimiz tekstildir. Mezun olduktan sonra işlerin başında duruyorduk, ama sonrasında bu içimdeki yazma heyecanı ile Selami Ağabey (Genli) ve sonrasında Murat Ağabey (Şeker) ile tanıştım. Onlar benim hem ağabeylerim, hem de ustalarım oldular ve hala da öyledirler. Murat ağabeyler, daha öncesinde İki Süper Film Birden, Plajda ve sonrasında Aşk Tutulması ve Aşk Geliyorum Demez’in hem yapımcı yönetmenliğini, hem de senaristliğini yapmışlardır. Sadece “Plajda” filminin yapımcılığını Sinan Çetinle birlikte yapmışlardır. Şu anda ben de Murat Ağabey’in yanında yönetmen yardımcılığı ve senaristlik yapıyorum. Aslında hala şu anda senaristliği öğrenmeye çalışan bir genç olarak orada bir şeyler öğrenmeye devam ediyorum. Amatör ruhumu kaybetmemeye çalışıyorum.

Bu filmlerin ortak paydaları “romantik komedi” olması. Bunun nedeni kendinizi böyle mi daha iyi ifade ediyorsunuz, yoksa bu romantik bir tesadüf mü?

Aslında ben Murat Ağabey’lerin yanında başladığımda “Aşk Tutulması” filmi için ciddi bir yol alınmıştı. “Aşk Geliyorum Demez” filminin senaryo ve yapım ekibinde aktif olarak bulundum. Bu iki filmin türlerinden ziyade benzer yönleri eski Türk filmlerine, onların oyuncularına bir ithaf olmasıdır. Bu filmlerle o eskide kalmış naif aşkları hatırlatmak istedik. Ne zaman izlense Yeşilçam filmlerini anımsatır.

Örneğin; “Aşk Geliyorum Demez” filminde o handa yaşayan tüm insanlar gerçektir. Tolga Sayışman’ın oynadığı rolün başına gelenler benim aynısı başıma gelmiş şeylerdir. Hatta Altan Abi’nin (Altan Erkekli) oynadığı Miran Dayı karakterini geçtiğimiz yıl kaybettik. Senarist, zaten çevresindeki hikâyelerden başlar anlatmaya, bu filminde bizim çevremizdeki ve dolasıyla hayatın içinden insan hikâyelerinin anlatıldığı bir film olmuştu o. Filmin sloganı da zaten “gözlerimizin rengi ne olursa olsun, gözyaşlarımızın rengi aynıdır.” idi. Bir de biz o filmi çekerken bu Kürt açılımı, Alevi açılımı gündemdeydi ve filmin bir mesajı da, “bakın biz farklı kültürlerden, inançlardan insanlar, ekmek paramız için bir olduk, bunun mücadelesini veriyoruz” şeklindedir. Filmin bir yerinde tüm esnafın kilisede cenaze töreninde Fatiha okuma sahnesi vardır ki, aslında birçok şeyi de açıklar durumdadır.

Senaryo yazma noktasında bu işe belli bir revaç var. İçten gelen bir yetenek vardır, ama bunun yanı sıra neler yapılmalıdır?

Ben de kendime “oldum” demiyorum bu noktada, ama bunun için savaşan biri olarak tanımlayabilirim kendimi. Zaten kimse kendine bunu dememeli. İsterse 30 tane filmi olsun. Herkesin bir hikâyesi vardır elbette. Ama önemli olan hikâyenin sonrasında onu kâğıda dökme şeklidir. Onun içindeki kurgusunu, karakterlerini aynı potada eritme işi de var. Bunun için de çok fazla kitap okunmalı, çok fazla film izlenmeli; belki bazıları tekrar tekrar okunmalı ve izlenmeli ve tabii ki yazılmalı.

Bu durumda şöyle anlaşılmasın, her filmden birer replik alalım, sahne alalım da ortaya bir karışık yapalım değil tabi ki. Benim demek istediğim, farklı türleri görmek, farklı yönetmenleri görmek ve tabi ki kitapların değerini de bir kez daha görmek.

Buraya kadarki konuşmamızda dikkatimi çeken bir husus da sizin ailedeki maddi imkanlardan dolayı böyle bir durumun içerisine kendinizi daha rahat bırakabildiğiniz. Ama okurlarımız arasında ve hatta bu işi yapmak isteyen yetenekli gençler arasında, en temel tabirle eve ekmek götürmek zorunda kalan insanlar var. Rutin bir iş hayatları ve bunun yanı sırada senaryo yazmak isterlerse bunu ikinci bir iş olarak götürebilirler mi?

Bu soruda benim aklıma hementiyatro oyuncuları geldi. Onlardaki idealistlik “yemem, içmem yeter ki sahneye çıkayım” durumu oluyor birçoğunda. Ama sinemada da durum buna benzer bir gönüllülük işidir. Ama senin dediğin ikinci iş olarak da yapılabilir; hatta yapanlar var, hem de başka bir işten kazandığını sırf bu işe yatıranlar bile var. Beni de okurlarınız bir arkadaşları olarak kabul etsinler, çünkü ben de daha yolun çok başında birisi olarak söyleyebileceğim, senaryo yazma işi gün içinde oturup iki saat yazayım, sonra da diğer işlerimle ilgileneyim gibi olmuyor. Bu bir o hale girme işidir. Senaryo yazmak isteyen arkadaşlar şunu bilmelidir ki, bir senaryo
yazılırken yaşamınızın her anında o senaryoyu yaşarsınız, o karakterlere girer, çıkarsınız.

Biraz da bu işin teknik kısmından bahsedelim. Zira okurlarımız bilişim ve programlar konusunda uzman insanlardan oluşuyor. Bu programlardan biraz bahseder misiniz?

Genelde Office programlarından Word kullanılarak yazılır senaryolar ,ama bu işi biraz daha profesyonel yapanlar, bizim ekibimiz de ona dâhil, tüm Hollywood’un kullandığı FinalDraft programını kullanıyoruz. Bu Hollywood’u sevdiğimizden değil de, bu programın yazım rahatlığının çok iyi olmasından kaynaklanıyor. Senaryo yazma işi için olduğundan, boşlukları kendi ayarlıyor, yazım hatalarını, büyük-küçük harfleri kendi ayarlıyor. Siz sadece yazımı ile uğraşıyorsunuz. Bunun yanı sıra da Amerikan stili dediğimiz mizansen üstte, diyalog altta. Ama çekim aşamasındaki senaryoda ise Word’te çevirip, Fransız stili dediğimiz mizansen solda, diyalog altta olarak kullanıyoruz. Bu bize ciddi anlamda çekim kolaylığı sağlıyor. Buradan FinalDraft’ı yapanlara teşekkür ediyoruz.

Senaryo yazarken belli bir matematiğe dikkat etmek zorundasınız. Galiba buna kurgu diyebiliriz. Bu da sanırım senaryonun en can alıcı tarafı. Karakterlere verdiğiniz kaderleri nasıl oluşturuyorsunuz?

İşin aslını söylemek lazım öncelikle, bu zamana kadar hem dünya sinemasına, hem de Türk sinemasına yönelik düzenlemelerin hemen hemen hepsi yapılmış durumda. Sadece senaryonun nasıl geleceğini değiştirebiliyorsunuz, o da kişinin yaratıcılığına kalıyor. Biz bu ülkede bu işi yaptığımız için bu ülke insanın yaşayabileceği şeyleri yazmak zorundayız. Sinemada mizansenleri de düşünerek senaryo yazmak zorundasınız. Sadece diyaloglar yazıp geçemezsiniz. Her şeyi bir bütün olarak düşünmelisiniz. Ben de bu işin gelişme aşamasında olduğum için filmi sadece diyaloglardan ibaret düşünmemeye çalışıyorum. Filmin bir ritmi var, kurgusu var, bunları da göz önünde bulundurmalıyız. Örneğin; bizim filmlerimizde de, dünya sinemasında da ilk 10 dakika sonunda film başlar. En makul ritmi budur. 20-25 dakika sonuna kadar seyirciye o filmde ne izleyeceğini gösterirsiniz ve o sizi finale götürür. Ama seyirci bu noktalardan en fazla finali izler. İyi bir final her zaman olmalıdır.

Aksiyonu çok olan film mi güzeldir yoksa kurgusu güzel olan mı? (Malum, biz Türkler aksiyon severiz. Yoksa gider Nuri Bilge Ceylan izlerdik değil mi?)

Burada diyebileceğim tabii ki aksiyon. Ama bunun yanı sıra Tarantino gibi bir adam çıkagelir ve tüm kuralları alt üst edebilir. Pulp Fiction filmiyle kendini sıkmadan çok rahat yazmıştır. Çok diyalogludur ama sizi kasmadan, yormadan izletir. Bu biraz denge olayıdır.

Yazarken işin prodüksiyon tarafına da dikkat etmek zorunda kalıyorsunuzdur. Çünkü bu işin bir de sponsorluk tarafı, yapım tarafı var. Bu sizin yaratıcılığınız etkiliyor mu? (Para var huzur var demek istedim.)

Şöyle söyleyeyim sana: Neden bizim sinemacılarımız Hollywood’takiler gibi filmler yapmıyorlar? Hayır efendim, bizim de hayallerimiz var ama bizim hayallerimiz bir buçuk milyona kadar. O kadar sponsoru nasıl bulalım? Ama bizde de yok mu büyük paralar veren? Var. Mesela Cem Yılmaz çekebiliyor. Onun düşüncesi kendi hayal dünyasına insanları çekmek ve paylaşmak. “Ben bunu yapabiliyorum” dedirtiyor. Seyirci de geliyor, gişesi de oluyor. Maddi olanaklardan kaynaklı şeyler bunlar. Türkiye’deki maksimum izleyici 4,5 milyonu geçmedi işte, gördük. Bu biraz karşılıklı bir şey.

Bu sektör gün geçtikçe yatırım yapılabilir bir hale geldi ama değil mi? Yılda yapılan film sayısı 70'leri buldu çünkü.

Tabi ki 40 yıl öncesinden alırsak Türk film sektörü çok iyi dönemler geçirmiş. Türkan Şoray’ın “bir ayda iki film çevirdim” dediği dönemler olmuş. Sonra 80’ler ve sonrasında 90’larda hem toplumsal, hem de siyasi olaylar insanları sinemadan uzaklaştırmış. Kahpe Bizans’la, Herşey Çok Güzel Olacak’la, sonrasında Hemşo ile bir çıkışa geçildi ve şu anki durumunu buldu. Ama bunun da abartılmaması gerekir, yoksa yine aynı dönemlere girilebilir. Çünkü bu sektörde kazananların yanında çok insan da batabiliyor. Senaryo anlamında da geliştik bu sırada, hikâyeleri güzel anlatmaya başladık. Eşkıya, Babam ve Oğlum gibi. Bu da önemli bir faktördür.

Bir de diziler var. Hayatımızın önemli bir yerini de kaplıyor. Bunun yanı sıra reklam yazarlığı var. Her hafta reklamsız 80 dakikaları bulan çekimler yapılıyor. Bunlara iki günde senaryo yazılıyor. Ve bir de ciddi bir tüketim söz konusu, geri dönüşü olmayan şeylere ciddi paralar veriliyor. Tiyatrocuları da dizilerde görüyoruz. Bu sektörün lokomotifi durumundalar. Bununla ilgili neler düşünüyorsunuz?

Dizi senaristliği teklifleri geliyor ama sinemadan çok farklı tabiî ki. İki ayda yazdığınız bir sinema filminin benzerini iki günde yapmaya çalışıyorsunuz. Dolasıyla bunda kalite aramak çok zor. Çok yorucu. Bir zaman sonra benzer şeylerin dönmeye başladığını görüyorsunuz. 80 dakika dizi film olmaz yani. İşi bu hale getiren aslında bu. Bugüne kadar bu yüzden sıcak bakmadık. Murat Ağabeyler de para kazanmama adına bu protestolarında devam ediyorlar. Okuyucularımız yabancı dizilere özeniyor diyebilir. Ama şunu bilsinler ki, Lost’u bile izlemedim. Sadece doğru olanın bu olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Bir de bu dizilerin benzerleri yapılmaya da çalışılıyor, ama sırıtıyor. Ama yine de tüm ekip için dizi çekimleri çok zordur. Bunların bir de hiçbir iş ve sosyal güvenlikleri yok. Tüm ekip Allah’a emanet çalışıyor.

Mecliste bununla ilgili görüşmeler devam ediyor.

İnşallah olur ama çok zor Mustafa’cım. Yurt dışında günde 8 saat çalışılıyor. Bizde gece gündüz belli değil. Bu her hafta böyle aylarca sürüyor.

Bir de tam bu noktada sinema filmlerinin belli bir kalıcılığı olabiliyor, ama dizilerin o durumu bile yok. İzleniyor ve atılıyor. Belki birkaç tekrar.

Evet, bir eser halini bile almıyor.

Peki, tüm bunlar izlenen şeyler. Bu filmlerde, yani sinemada iyi film kıstası nedir? Gişesi olan film iyi; ratingi olan dizi güzel dizi midir?

Birincisi sinemada film izleyiciye göre yazılmaz, ama seyircinin beğenmesi için uğraşılır. Zaten senarist hep biraz seyircinin ruhunu okşamak ister.En basiti onları güldürmek için esprili diyalog yazar. Duygusal bir şeyi insanları başka bir diyara götürmek için yazarsın. Ama “gişesi olan film güzeldir” sözüne ben katılmıyorum. Gişe filmi ya da diğeri diye bir şey değil de, türlerine göre ayırmak lazım. Herkes kendi hikayesini anlatırken bir yol kullanıyor, hepsi bu. Dizilerde ise objektif olmak biraz zor. Ama konusu, oyuncusuna göre izleniyor diyebiliriz. Artık öyle de oldu ki, seyircinin sevdiği oyuncunun dizisi hep izleniyor. Tiyatro oyuncuları da bunlara dahil. Hatta
çok da güzel oluyor.

Tiyatrolarını da besliyor.

Tiyatroya giden insan sayısına yansıyor. Dizilerde oynuyorlar ve tiyatrolarını da aslanlar gibi yapıyorlar. Para kazanmak zorunda onlar da.

Peki, birazda marjinal takılalım. Kafanızdaki en çılgın proje nedir?

Şartları değerlendirmek lazım. Bu ülkede çok uçuk kaçık bir şey düşünemiyorsunuz. Avatar’ı yapmayı düşünmedim hiç. Ama Tarantino gibi kafamdaki şeyleri somutlaştırayım. Olursa olur, ama olmazsa insan hikayeleri anlatmaya devam ediyim.

Hiç “Şu projeyi ben yazsaydım” dediğiniz bir senaryo var mı? Sadece kurgusunu da beğenmiş olabilirsiniz mesela. Yerli de yabancı da olabilir.

Tabi ki de benim ilk üçlerim zaten vardır. Yabancı sinemada God Father l ve ll, Guy Ritchie’nin Revolver’i ve tabiî ki Tarantino’nun Pulp Fiction dır. Bunları hem çekim, hem senaryo anlamında da söyleyebiliriz. Yerlide ise, bir numarada, belki çok bilinen bir film değildir, ama beni etkilemiştir, Cüneyt Arkın ve Hülya Koçyiğit’in oynadığı “İstasyon” diye bir film vardır. Yapımcısı Selim Soydan’dır. Müzikleri, senaryoları ile oyunculukları ile çok güzel bir filmdir. Buradan da sinema severlere izlemelerini tavsiye ederim. Diğeri ise Yavuz Turgul’un “Muhsin Bey” filmidir.

Biraz daha sizi tanımak adına sınırları zorlayalım o zaman. Senaryo yazmak zorunda olduğunuz bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız üç şey ne olurdu?

Laptop’umu alırdım, müsveddelerimi alırım ve üçüncüsü, içmesem de alkol şişelerimi alırdım. Havası oluyor.

Yeni projelerden bahsedelim. Detay da vermek isterseniz belki esinleniriz, sizden önce değerlendirebiliriz :)

Olabilir evet. Dizi teklifleri var, ama sinema olarak bakarsak bu sene 18-25 yaş arası gençlere hitap edecek, kurgusal anlamda örneği olmayan, gençliğe hitap eden bir filmimiz var. 16 Temmuz’da çekimlerine başlanan ve Murat Şeker’in yönetmenliğini yaptığı filmimizin ismi “Çakallarla Dans”. Filmin senaryosunu Selami Genli ve Murat Şeker ile birlikte yazdık. Film, hayatlarını küçük bahislere bağlamış bir grup adam, kocalarını köşe dönmek uğruna harcayan birkaç kadın, mahallenin küçük adamlarının sırtından büyük dümenler çeviren çakallar, son yılların en sıradışı çetesini çökertmek isteyen iki yetenekli genç polis ve tüm bu hikâyeleri bir araya getiren şey olan kazanma hırsını konu alıyor.

Son olarak bize ve okurlarımıza neler söylemek istersiniz?

Sanalkurs.net’i bende zaman zaman takip ediyorum. Çok güzel çalışmalar yer alıyor. Sinemada da faydalanabilecek çalışmalar görüyorum. Senle de bahsettik, Sanalkurs çok büyük bir aile olmuş artık. Ben de orada olduğum için mutluyum. Ben de onların birer arkadaşıyım. Senaryo çalışması olanlar, hikayesi olanlar, gönderebilirler. Bakabiliriz. Onlarla elimizden geldiğince konuşuruz. Ben de zamanında bu şekilde çok çırpındım ve şu an nankörlük etmek istemem. Elimden geldiğince yardımcı olurum. Bana mail atabilirler.

Çok teşekkür ediyoruz. Vakit ayırdığınız için bize…Güzel bir sohbet oldu, umarız okurlar da beğenmişlerdir.

alitnrvdi@gmail.com mail adresinden kendisine ulaşabilirsiniz.

Mustafa Özkan
Medya ve Halkla İlişkiler mezunu olan Mustafa Özkan, çeşitli medya kuruluşlarında ve eğitim kurumlarında çalıştıktan sonra kendi ajansı Cube Medya'yı kurdu. Şu an içerik üretimi üzerine hizmet veren Cube Medya'nın yöneticisidir.

Yukarı Git